|
|
 |
|
May-August 2005
Volume:
1
No:
2
Abstracts |
|
|
Full Text
PDF |
» |
ANAFİLAKSİ
Bu yazıda nadir rastlanan ancak ölümcül olabilen acil bir allerjik tablo olan anafilaksi gözden geçirilmiştir. Anafilaksi ve anafilaktoid reaksiyon mekanizmaları, klinik bulgular, tanı ve tedavileri ile ilgili klasik ve güncel bilgiler sunulmuştur.
Dr. Füsun Erdenen İç Hastalıkları ve Allerji Uzmanı İstanbul Eğitim Hastanesi, IV. Dahiliye Klinik Şefi
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
2004-AMERİKAN ULUSAL ROMATOLOJİ KONGRESİNDE ROMATOİD ARTRİT TEDAVİSİNDEN ALINTILAR
Amerikan Ulusal Romatoloji Kongresinin (ACR) yıllık toplantıları romatoloji alanındaki yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin yönlendirildiği organizasyonlardır. Son yapılan 2004 kongresinde romatoid artrit (RA) tedavisinde kullanılan biyolojik ajanların tedavideki yerleri ile ilgili tartışmalar toplantıların önemli bir kısmını oluşturdu. Yeni bulunan ancak henüz klinik kullanıma girmeyen abacept, AMG 714, vs gibi biyolojik ajanlar gelecek için umut verdi. Buna karşın RA tedavisinde, başta meloksikam olmak üzere nonsteroid antiinflamatuvar kullanımı gibi klasik tedaviler ile ilgili yeni yaklaşımlar da vardı. Metotreksat tedavisine yanıtın poliglutamatlar üzerinden gözlemlenebileceğinin gösterilmesi oldukça umut vericiydi. Ancak, leflunomid ile ilgili çalışmalar bu ilacın sanıldığı kadar da masum olmadığını ortaya koydu. ACR-2004?te RA tedavisi ile ilgili bu kadar çok çalışma olması hem bu alandaki çabaların yoğunluğunu, hem de hala pek çok bilinmeyenin olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Mustafa KAPLAN, Burak ŞAHAN, Emrullah SOLMAZGÜL, Selim NALBANT
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
RALOKSİFEN VE ALENDRONATIN KOMBİNE KULLANIMI: BİYOKİMYASAL BELİRTEÇLER ÜZERİNE OLAN ETKİLER
Amerikan Ulusal Romatoloji Kongresinin (ACR) yıllık toplantıları romatoloji alanındaki yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin yönlendirildiği organizasyonlardır. Son yapılan 2004 kongresinde romatoid artrit (RA) tedavisinde kullanılan biyolojik ajanların tedavideki yerleri ile ilgili tartışmalar toplantıların önemli bir kısmını oluşturdu. Yeni bulunan ancak henüz klinik kullanıma girmeyen abacept, AMG 714, vs gibi biyolojik ajanlar gelecek için umut verdi. Buna karşın RA tedavisinde, başta meloksikam olmak üzere nonsteroid antiinflamatuvar kullanımı gibi klasik tedaviler ile ilgili yeni yaklaşımlar da vardı. Metotreksat tedavisine yanıtın poliglutamatlar üzerinden gözlemlenebileceğinin gösterilmesi oldukça umut vericiydi. Ancak, leflunomid ile ilgili çalışmalar bu ilacın sanıldığı kadar da masum olmadığını ortaya koydu. ACR-2004’te RA tedavisi ile ilgili bu kadar çok çalışma olması hem bu alandaki çabaların yoğunluğunu, hem de hala pek çok bilinmeyenin olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Yrd. Doç. Dr. Levent TÜTÜNCÜ , Op. Dr. Nursel ARSLANHAN , Doç. Dr. Ercüment MÜNGEN ,
Uzm. Dr. Seçkin YILMAZ , Prof. Dr. Yusuf Z. YERGÖK
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
ORTALAMA TROMBOSİT HACMİ (MPV) MYOKARD İNFARKTÜSÜ İÇİN BİR RİSK FAKTÖRÜ MÜ?
Bu çalışmada amacımız ortalama trombosit hacmi (MPV) ile miyokard infarktüsü arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Akut miyokard infarktüsü (AMİ) tanısıyla izlenen 114 hasta ile toplam 61 sağlıklı olgu çalışmaya alınmıştır. AMİ tanısı klinik, elektrokardiyografik (EKG) ve CK-MB yüksekliği ile konulmuştur. Trombosit sayı ve hacimleri Sysmex SE 9000 kan sayımı cihazı ile ölçülmüştür. İstatistik değerlendirmede Student t testi kullanılmıştır. MPV ortalaması miyokard infarktüsü (Mİ) grubunda 11,51 ± 1,08 fl, sağlıklı kontrollerde 10,16±1,08 fl olup, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlıdır (p:0,0005). Trombosit sayısı Mİ grubunda 215,63±54,42 x103/l iken, kontrollerde 280,34±105,57x 103l bulunmuştur (p:0,0005). Çalışmamızın sonucunda düşük trombosit sayısı ve yüksek MPV’nin AMİ için risk faktörü olabileceği kanısına varılmıştır.
Ahmet Uludağ ¹, Müjdat Batur Canöz ¹, Füsun Erdenen¹, Cüneyt Müderrisoğlu¹, Betül Canöz2
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
PULMONER TROMBOEMBOLİ VE DERİN VEN TROMBOZU TANISINDA D-DİMER TESTİNİN ÖNEMİ
Giriş: Pulmoner tromboemboli (PTE), morbidite ve mortalitenin yüksek olduğu klinik bir durumdur. İnvaziv olmayan tanı metodlarıyla uygun tanısal algoritmaları oluşturmak amacı ile çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmadaki amaç, PTE ve/veya derin ven trombozu (DVT) düşündüren şikayet, muayene ve nonspesifik laboratuvar bulgularına sahip hastalarda plazma D-dimer, alt ekstremite Doppler ultrasonografi (USG), pulmoner perfüzyon sintigrafi yöntemleri ile klinik olasılıklar arasındaki tanısal ilişkiyi incelemek, D-dimer testinin tanısal değerini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya klinik olarak PTE ile uyumlu 53 hasta alındı. Tam kan sayımı, rutin biyokimya tetkiki, akciğer grafisi, elektrokardiyografi (EKG), arteriel kan gazı, D-dimer (Lateks) testi, alt ekstremite venöz Doppler USG inceleme, akciğer perfüzyon sintigrafisi yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya 27’si kadın (%51), 26’sı erkek (%49) olmak üzere 53 hasta alındı. Vakalar 22-93 yaşları arasındaydı (ortalama 67 ±15). Olguların %45,2’sinde yüksek, %37,7’sinde orta ve %16,9’unda düşük klinik olasıklı PTE vardı. Klinik olasılıkta yüksekten düşüğe doğru D-dimer (lateks) testi pozitifliği sırasıyla %91,6, %50 ve %44,4 olarak saptandı. Hastaların %49’unda PTE yönünden yüksek, %16,9’unda orta ve %39,9’unda düşük olasılıklı akciğer perfüzyon sintigrafisi bulguları saptandı. Bu gruplarda sırasıyla %92,3, %66,6 ve %33,3 D-dimer (lateks) testi pozitif saptandı. D-dimer (lateks) testinin sensitivitesi %92, spesifisitesi %66 olarak bulundu.
Tartışma: Çalışma verilerimize göre klinik olasılığın düşük olduğu PTE olgularında D-dimer (lateks) testi negatif ise tromboemboli tanısından uzaklaşılabilir. Klinik ve sintigrafik olasılığın orta-yüksek olduğu olgularda ise D-dimer negatif olsa bile ileri tetkik metodları ile (anjiogafi, venografi, tomografi) araştırma yapılmasının uygun olacağı söylenebilir
Uzm. Dr. Mine Tijen Cesur, Yrd. Doç. Dr.Emrullah Solmazgül, Yrd. Doç. Dr. Ejder Kardeşoğlu, Yrd. Doç. Dr. Nurittin Ardıç, Yrd. Doç. Dr. Namık Özmen, Yrd. Doç. Dr. Zekai Pekkafalı, Doç. Dr. Yavuz Narin, Doç. Dr. Yaşar Küçükardalı
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
NAPROKSEN SODYUM KULLANIMI SONUCU GELİŞEN TOKSİK EPİDERMAL NEKROLİZ OLGUSU
Toksik epidermal nekroliz (TEN) ya da Lyell sendromu, derinin tüm tabakalarını içine alan yaygın epidermal eksfoliasyon, ateş, konjonktivit, rinit, öksürük, boğaz ağrısı, miyalji ve mukozal membran tutulumu ile karakterize idiosinkrazik sistemik bir hastalıktır. TEN gelişiminin en önemli nedeni ilaç reaksiyonlarıdır. Nonsteroidal antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİ) dünyada sıklıkla kullanılmakta ve deri reaksiyonlarına da neden olmaktadır. Literatürde TEN ile tolmetin, zomepirak sodium ve piroksikam birlikteliği sıklıkla bildirilirken, TEN ve naproksen sodyum birlikteliği olan sadece bir olgu mevcuttur. Burada naproksen sodyum kullanımı sonucu TEN gelişen bir olgu sunduk.
Dr.Özcan Keskin, Dr. İsmail Yıldırım, Dr. Murat Kalemoğlu, Dr.Yaşar Küçükardalı, Dr.Fuat Yüksel
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
BİR HASTALIĞA ADI VERİLEN TÜRK HEKİMİ HULUSİ BEHÇET
Özellikle ağızda ve üreme organlarında yaralar, gözde iltihaplanmalarla tanımlanan değişik olguların virüs kökenli yeni bir hastalık olduğunu savunan Hulusi Behçet'in görüşü benimsendi ve hastalığa Morbus Behçet (Behçet Hastalığı) adı verildi (1947).
Prof. Dr. Nil Sarı, Dr. Esin Karlıkaya, Dr. İbrahim Topçu, Dr. Elif Vatanoğlu, Dr. Ümit Zeyneb Belbez, Dr. Ahmet Doğan Ataman, Ferda Gündoğdu, Ümit Emrah Kurt, Necla Kınık
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
AKCİĞER EMBOLİSİNDE TANI
Akciğer embolisi tanısı kararını sadece klinik belirti ve bulgulara göre vermek önemli hatalara neden olmaktadır; tanı için objektif kriterler gerekmektedir. Hastalarda risk faktörlerinin olduğunu bilmek akciğer embolisini araştırmaya yönlendirmelidir. Akciğer embolisi araştırılırken doğrudan akciğere yönelik araştırmalar yapılabileceği gibi en sık neden olan alt ekstremite derin ven trombozu (DVT) da aranmalıdır; DVT varlığı dolaylı olarak akciğer embolisinin bir göstergesi olarak kabul edilir.
Doç. Dr. Mustafa ERELEL
|
|
|
Full Text
PDF |
» |
OSTEOPOROZ TEDAVİSİNDE İKİLİ ANTİREZORPTİF KULLANILMALI MI?
Dergimizin bu sayısında yayınlanan ?Raloksifen ve Alendronatın kombine kullanımı: Biyokimyasal belirteçler üzerine olan etkiler? başlıklı makalede sözedilen ve iki antirezorptif ilacın birlikte kullanımına ilişkin çalışmada erken dönemde etkinliği artırdığı şeklinde bir öngörü yer almaktadır. Ancak özellikle kemik kalitesi kavramının ön plana çıktığı ve kemik gücünü oluşturan iki temel parametrenin birlikte değerlendirilmesi konusunda hemfikir olunduğu dönemimizde (1) bu tür bir tedavi yaklaşımı uzun dönemde sakıncalı olabilecektir (tablo 1).
Prof. Dr. Cihan Aksoy
|
|