Home
Contents
Abstracts
Advanced Search
Informations for Authors
About the Journal
Check the status of
a submission
Contact Us - Feedback


  Quick Search for Articles:
 
 
 

Turkish
English



 
 January-April 2010      Volume: 6     No: 1     Abstracts
Full Text

PDF
» BİRİNCİ BASAMAKTA DİYABET EĞİTİMİ VE 5 DAKİKALIK YAŞAMSAL SET
Önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan diyabetin sıklığı giderek artmaktadır. Kesin olarak kür sağlanamasa da ilaç tedavisinin yanı sıra bedensel etkinlik, sağlıklı beslenme, sigaranın bırakılması gibi yaşam biçimi değişiklikleri hastalığın ve komplikasyonlarının gelişimini geciktirme, ilerleyişini yavaşlatma konularında etkilidir. Diyabet hastalarının tedavi önerilerine uyumu ve yaşam tarzı değişikliklerini gerçekleştirebilmeleri ve kendi bakımlarının sorumluluğunu alabilmeleri için hasta eğitimi çok önemlidir. Geleneksel tıbbi modelden farklı olarak (doktor, hastalık, glukoz düzeyi merkezli model, başarısızlık nedeni olarak hastanın uyumsuzluğunu suçlama gibi) XXI. yüzyılın diyabet bakımında modern kalite standartlarını karşılamak için hasta katılımlı, hasta merkezli, paylaşımlı, hastayı güçlendirici modeller son derece önemli ve gereklidir. Bu yaklaşımı destekelemeyi hedefleyen “beş dakikalık yaşamsal set” beş dakikalık bir sürede hastaya aktarılmak üzere hipoglisemiden korunmak için rehberler, diyet rehberleri, kilo verme, nöropatik ve vasküler sorunu olmayan hastalar için ayak lezyonlarından korunma, ağrı duyusu kaybı, göz problemlerinin takibi başlıklardan oluşan dokuz modül içermektedir. “Beş Dakikalık Yaşamsal Set” birinci basamak sağlık merkezlerinde diyabet hastalarının eğitimi ve güçlendirilmesi için kullanılabilir bir araçtır.
Yrd. Doç. Dr. Melahat Akdeniz, Prof. Dr. Hakan Yaman, Dr. Ebru Katırcı
Full Text

PDF
» BİR OBSTETRİK KLİNİĞİNDE 15 YILLIK PERİOD SÜRESİNCE SEZARYEN ORANLARI VE ENDİKASYONLARININ YILLARA GÖRE DAĞILIMI
Amaç: Kliniğimizde 15 yıllık sürede gerçekleşen sezaryen doğumların oranı ve endikasyonlarını yıllara göre analiz etmektir. Materyal ve Metod: Kliniğimizde Ocak 1990 ile Aralık 2004 tarihleri arasında gerçekleşen 3.652 sezaryen olgusu retrospektif olarak incelendi. Yaş, gebelik ve doğum sayısı, sezaryen endikasyonu gibi değişkenler kayıt edildi. Sezaryen oranı, endikasyonları ve yıllara göre dağılımı değerlendirildi. Veriler, SPSS 12.0 programı ile analiz edildi. P<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma periyodu süresince toplam doğum sayısı, 18.498 idi ve bunların 3.652'si (%19,74) sezaryen ile gerçekleştirildi. En düşük sezaryen oranı 1990 yılında ve %16,2 idi ve sonraki yıllarda artarak 2004 yılında %27,14'e yükseldiği saptandı. Yıllara göre oluşan bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Eski sezaryen oranı %38,30, fetal distres %17,96, baş-pelvis uygunsuzluğu %10,50, ilerlemeyen travay %5,64, makat geliş %9,97 ve diğer başlığı altındaki grubun oranı ise, %18,24 idi. Eski sezaryen ve fetal distres endikasyonlarında yıllara göre anlamlı artış gözlendi (p<0,001). Baş-pelvis uygunsuzluğu, ilerlemeyen travay, makat geliş ve prezentasyon anomalileri endikasyonları ile yapılan sezaryen operasyonlarında ise azalma saptandı (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda, sezaryen oranlarının, eski sezaryen ve fetal distres nedeniyle yapılan sezaryen sayısının artmasına bağlı olarak, yıllara paralel bir artış gösterdiği saptandı. Rölatif endikasyonların dar tutulması, isteğe bağlı sezaryenin kısıtlanması, sezaryen sonrası vajinal doğumun özendirilmesi gibi bazı önlemler bu artışın önüne geçebilir düşüncesindeyiz.
Dr. Aşkın Yıldız, Prof. Dr. Atilla Köksal, Dr. Külal Çukurova, Dr. Adnan Keklik, Dr. Neriman Çelik, Dr. Hüseyin İvit
Full Text

PDF
» GÖZ DOKTORLARININ REFRAKTİF LAZER CERRAHİSİNE BAKIŞININ 2005 VE 2008 YILLARI ARASINDAKİ DEĞİŞİMİ
Amaç: İstanbul'da mevcut eğitim hastanelerinde görev yapan göz doktorlarının refraktif lazer cerrahisi uygulama ve kendilerine uygulanması konusundaki görüşlerinin 2005 ve 2008 yılları arasındaki değişimini değerlendirmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: İstanbul'da mevcut tıp fakültesi ve eğitim hastanelerinde çalışmakta olan 44 uzman ve 131 asistan, toplam 175 göz doktoru ile görüşüldü. Yaş, görev süresi, kırma kusuru olup olmadığı, refraktif lazer cerrahisi uygulayıp uygulamadığı, kırma kusuru varsa diyoptrisi, kendisine refraktif lazer cerrahisi uygulanmasını isteyip istemediği (veya kırma kusuru olsaydı ister miydi?), istemiyorsa nedeni kaydedildi. 2005 yılında yapılan, 61'i uzman ve 95'i asistan, toplam 156 göz doktorunun katıldığı aynı nitelikteki çalışmanın sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Bulgular: 2008 yılında değerlendirmeye katılan ve kırma kusuru olan 93 (%53) meslektaşımızın 7'si (%7,5) kendisine refraktif cerrahi uygulanması teklifini kabul edebileceğini, 86'sı (%92,5) kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Kırma kusuru olmayan 82 (%47) meslektaşımızın bu soruya yanıtı 13 (%16) evet, 69 (%84) hayır olarak kaydedilmiştir. Refraktif lazer cerrahisi uygulayıp, kendisinde kırma kusuru bulunan 8 göz doktorunun bu soruya yanıtı 1(%12,5) evet, 7 (%87,5) hayır olmuştur. 2005 yılında ise değerlendirmeye katılan ve kırma kusuru olan 94 (%60,3) meslektaşımızdan 5'i (%5,3) kendisine refraktif lazer cerrahisi uygulanması teklifini kabul edebileceğini, 89'u (%94,7) ise kabul etmeyeceğini bildirmişti. Kırma kusuru olmayan 62 (%39,7) meslektaşımızın 9'u (%14,5) evet, 53'ü (%85,5) hayır yanıtı vermişti. Refraktif lazer cerrahisi uygulayıp, kendisinde refraktif kusur bulunan 9 göz doktorunun bu soruya yanıtı 1 (%11,1) evet, 8 (%88,9) hayır olmuştu. Sonuç: Kırma kusuru olsun ya da olmasın kendisine refraktif lazer cerrahisi uygulanmasını istemeyenlerin nedenleri irdelenmiştir. Sonuç olarak kırma kusuru olsun ya da olmasın göz doktorlarının uzun dönem sonuçların belirsizliği başta olmak üzere, pek çok nedenden dolayı kendilerine önerilebilecek refraktif lazer cerrahisi teklifine isteksiz oldukları gözlenmiştir.
Dr. Ulviye Yiğit, Dr. Serkan Erdenöz, Doç. Dr. Ersin Oba
Full Text

PDF
» ANKARA BÖLGESİNDEKİ DOKTORLARIN HİPERTANSİYON KILAVUZLARINA UYUMLARI
Amaç: Hipertansiyon kardiyovasküler hastalıklarda bağımsız bir risk faktörüdür. Klinik çalışmalarda hipertansif kişilerde antihipertansif tedavinin kardivasküler komplikasyonları azalttığı gösterilmiştir. Hastalarda yüksek kan basıncı farkında olma oranının artmasına karşın, kan basıncı kontrol altında olan hasta oranı değişmemiştir. Bu çalışmamızda doktorların hipertansiyon kılavuzlarına olan uyumlarını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Ankara ve çevresinde yaşayan 711 hastanın klinik ve demografik özellikleri kayıt edildi. Hastaların hipertansiyon, diyabet, hiperlipidemi, koroner arter hastalığı, koroner bypass operasyonu ve serebrovasküler hastalıklarla ilgili ilaç kullanım hikayeleri kayıt edildi. Anket yapılmadan iki ay öncesinden itibaren hastaların kullanmakta oldukları antihipertansif ilaçlar ve sınıfları kaydedildi. 2000-2005 yılları arasında Türkiye'de yazılan hipertansiyon ilaç miktarları ve toplam giderleri IMS-Health Turkey kayıtlarından elde edildi. Bulgular: İlk seçenek antihipertansif tedavide, ilk sırada %33,5 ile angiotensin reseptör blokerleri (ARB), ikinci sırada %21,2 ile angiotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri (ACEI) yer almaktadır. Bunları %14,1 ile beta bloker ve %12,8 ile kalsiyum kanal blokeri takip etmektedir. IMS 'den elde edilen 2005 yılı Türkiye genelinde yazılan antihipertansif ilaç verilerine göre, ACEI en sık yazılan ilaç grubu iken, ikinci sırada beta bloker, üçüncü sırada kalsiyum kanal blokeri, dördüncü sırada ARB gelmektedir. Diyabet hastalarının 114'ü (%55) ilk seçenek antihipertansif ilaç olarak ACEI ve ARB ve 29'u (%14) beta bloker tedavi kullanıyordu. Hastaların %60,9'u birden fazla antihipertansif ilaç kullanıyordu. Sonuç: Sonuçlarımız uluslararası kılavuzların doktorlarımızın antihipertansif ilaç yazma alışkanlıkları üzerine etkilerinin sınırlı kaldığını göstermektedir. Hastalarımızın takibinde tedavi klavuzlarına uyumlu antihipertansif ilaç yazma konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Adem Özkara, MD, Faruk Turgut, MD, Yusuf Selcoki, MD, Mehmet Kanbay, MD, Oğuz Tekin, MD
Full Text

PDF
» KARPAL TÜNEL SENDROMLU HASTALARDA AĞRI KALİTESİ DEĞERLENDİRME SKALASI' NIN TÜRKÇE VERSİYONUNUN GEÇERLİLİK VE GÜVENİLİRLİĞİ
Amaç: Farklı ağrı tiplerinin tanımlanarak ayrımının yapılması ve bu sonuca göre tedavinin düzenlenerek takip edilmesinde hekimlere yardımcı olan bazı testler bulunmaktadır. Ağrı Kalitesi Değerlendirme Skalası (AKDS) nöropatik ve non-nöropatik ağrının ayırımında, geniş semptom yelpazesi olan nöropatik ağrıda en fazla görülen semptomun tespit edilmesi ve bunlar ışığında ağrı tedavisinin düzenlenerek takip edilmesine yardımcı olan bir ankettir. Bu çalışmanın amacı AKDS' nin Türkçe versiyonunun ağrıyı değerlendirmek için geçerli ve güvenilir bir anket olup olmadığını incelemekti. Materyal ve Metod: Karpal tünel sendromu olan yetmiş hasta iki doktor tarafından AKDS' nin Türkçe versiyonu ile aynı gün içinde sabah ve öğleden sonra olmak üzere değerlendirildi. Bulgular: Güvenilirlik açısından paroksismal, yüzeyel, derin ve hassas ile AKDS total skoru arasındaki korelasyon sırayla 0.830 (p<0.001), 0.853(p<0.001), 0.893(p<0.001) ve 0.679 (p<0.001) olarak değerlendirildi. Geçerlilik açısından AKDS' nin paroksismal, yüzeyel, derin alt tipleri ile total skor arasında korelasyon sonuçları (r:0.87, r:0.80, r:0.87) olarak elde edildi. Bu sonuçlar AKDS' nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin nöropatik ağrı tipine sahip hastalardaki ağrının değerlendirilmesinde uygun olduğunu göstermiştir. Sonuç: Ağrılı durumlarda ağrı tipinin belirlenmesi ve baskın olan semptomun saptanması tedavinin düzen-lenmesine oldukça yardımcı olmaktadır. Bu çalışma ağrı tipinin ayrımına yardımcı olan ve tedavi takibinde de faydalanılabilecek AKDS' nin Türkçe versiyonunun geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir.
Nilay Şahin Assist. Prof. MD, Said Bodur Prof. MD, Ali Salli Assist. Prof. MD, Hatice Uğurlu Prof.
Full Text

PDF
» TEKRARLAYAN GEBELİK KAYBI OLAN HASTALARDA İNTERLÖKİN-1ß GEN POLİMORFİZMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Amaç: Yapılan çalışmalarda tekrarlayan gebelik kaybı olan kadınların immünolojik ve inflamatuar proseslerindeki problemlerin gebelik kaybı üzerinde etkili olduğu öne sürülmüştür. Yine yapılan çalışmalarda, idiyopatik tekrarlayan düşüklerin patogenezinde proinflamatuar sitokinlerin yer aldığı gösterilmiştir. İnterlökin-1ß (IL-1ß), monositler, makrofajlar ve epiteliyal hücreler tarafından üretilen önemli bir proinflamatuar sitokindir. Bu çalışmada IL-1ß geninin 5.ekzonunun polimorfizminin tekrarlayan gebelik kayıplarıyla ilişkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik AD'ye karyotip analizi ve genetik danışma için başvuran 20.gestasyonel haftadan önce, 3 veya daha fazla spontan düşük yapmış 98 hasta dahil edildi. Kontrol grubu ise en az 2 canlı doğumu olan, abortus öyküsü bulunmayan, postmenopozal dönemdeki 90 kadından oluşturuldu. Hasta ve kontrol gruplarından elde edilen DNA örnekleri IL-1ß geninin 5.ekzonuna spesifik primerlerle çoğaltılarak, TaqI restriksiyon enzimi ile kesilmiş ve %3'lük agaroz jel elektroforezinde bant uzunlukları değerlendirilmiştir. Bulgular: 65 hastada homozigot yabanıl tip genotip (%66,3), 28 hastada heterozigot genotip (%28,6), 5 hastada homozigot mutant tip genotip (%5,1) saptanmıştır. 35 sağlıklı kontrolde yabanıl tip genotip (%38,9), 50 sağlıklı kontrolde heterozigot tip genotip (%55,6), 5 sağlıklı kontrolde homozigot mutant tip genotip (%5,5) saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre hasta ve kontrol grupları IL-1ß gen polimorfizminin alel ve genotip frekansları açısından değerlendirildiğinde kontrol grubunda saptanan heterozigot ve mutant alel oranı hasta grubuna göre anlamlı derecede (p<0,001) yüksek bulunmuştur. Elde ettiğimiz verilere göre tekrarlayan gebelik kaybı etyolojisinde, IL-1ß mutant allelinin gebelik kaybı üzerine koruyucu bir etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz.
Dr. Emre Tepeli, Dr. Ahmet Uluda•, Tayfun Şengel, Özden Kutlay, Doç. Dr. M. Hamza Müslümanoğlu
Full Text

PDF
» HEMODIYALIZ HASTALARINDA YETİ YİTİMİ, ANKSİYETE VE DEPRESYON
Amaç: Bu çalışmada amacımız hastanemiz Hemodiyaliz Ünitesinde hemodiyaliz (HD) programındaki kronik böbrek yetmezliği (KBY) tanısı ile izlenen hastalarda kronik bedensel hastalık ve yeti yitimi düzeyi arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Materyal ve Metod: Araştırmaya 37 kadın, 38 erkekten oluşan toplam 75 KBY'li hasta ve 22 kadın, 28 erkekten oluşan toplam 50 sağlıklı kontrol bireyi alındı. Yaş ortalamaları hasta grubunda 51,05±15,87, kontrol grubunda 49,86±17,22 idi. Gruplara Sosyodemografik Form (SDF), Kısa Yeti Yitimi Anketi (KYA), Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. İstatistiksel analizler GraphPad Prisma V.3 paket programı ile yapıldı. Karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, Tukey çoklu karşılaştırma testi, bağımsız t testi ve ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hasta grubunda anksiyete ve depresyon düzeyi ve KYA toplam puanı kontrol grubundan anlamlı olarak yüksekti. KPDÖ açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi. Hasta grubunda dul ya da boşanmışların, eğitimsizlerin, çalışmayanların ve düşük gelir düzeyi bulunanların oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Eğitimsiz kişilerde orta ve ağır düzeyde yeti yitimi ve depresyon düzeyi anlamlı olarak yüksek bulundu. Anksiyete düzeyi ise kadınlarda anlamlı olarak daha yüksekti. Sonuç: Sonuç olarak hemodiyaliz hastalarında depresyon ve anksiyete eğiliminin önemli ölçüde arttığı saptanmıştır. Bu nedenle hemodiyaliz tedavisi altındaki hastaların psikiyatrik açıdan da değerlendirmeye alınması ve gerekiyorsa bu yönde tedavi programlarının başlatılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Füsun Erdenen MD, Şehriban Çürük MD, Çağatay Karşıdağ MD, Cüneyt Müderrisoğlu MD, Mine Besler MD, Sinan Trabulus MD, Esma Altunoğlu MD
Full Text

PDF
» İSTANBUL İLİNDE ÇEŞİTLİ SAĞLIK KURULUŞLARINDA AYAKTAN İZLENEN TİP 2 DİYABETLİ HASTALARDA GLİSEMİK KONTROLÜN VE ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Amaç: Diyabetin tedavi ve kontrolünde en önemli hedef glisemik kontroldür. Araştırmanın amacı, İstanbul’da hizmet veren çeşitli hastanelerde ayaktan izlenen tip 2 diyabetik hastalarda glisemik kontrolün etkinliğinin ve glisemik kontrolü etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: Araştırma tanımlayıcı tipte olup, İstanbul’daki üniversite, devlet ve özel olarak üç ayrı hastaneye kontrol için başvuran 392 tip 2 diyabet hastasında Haziran-Kasım 2007 tarihleri arasında yürütüldü. Örneklem seçilmedi ve hastanelerin endokrinoloji polikliniklerine başvuran en az 6 aydır kontrollü tüm tip 2 diyabet kontrol hastaları araştırmaya dahil edildi. Veriler araştırmacılar tarafından oluşturan anketle toplandı. Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalamaları 60.32±10.37 idi. Hastalar ortalama 10.25±7.82 yıldır tip 2 diyabet hastasıydı ve en son ölçülen HgbA1c ortalamaları 7.03±1.47 idi. Hastaların %59.2’sinin HgbA1c düzeyleri normaldi. Üniversite hastanesine başvuran hastaların HgbA1c’leri daha yüksek oranda normaldi ve hastaneler arasında anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Ayrıca diyabet eğitimi alma, diyet listesi olma, diyet listesini uygulayabilme ve obezite açısından hastaneler arasında anlamlı farklılık vardı (p<0.05). HgbA1c düzeyi ilkokul altı eğitim seviyesi olanlarda, alt sosyoekonomik düzeydekilerde, diyet listesi olmayanlarda, diyet listesini hiç uygulamayanlarda ve obez olanlarda anlamlı şekilde yüksekti (p<0.05). Yapılan çok değişkenli analizde, başvurulan hastane, sosyoekonomik düzey, diyet listesi olma ve uygulama durumu ile glukometri varlığı glisemik kontrolü etkileyen faktörler olarak ortaya çıktı. Sonuç: Araştırmamızda devlet hastanesinde glisemik kontrolün üniversite hastanesi ve özel hastaneye göre iyi olmadığı tespit edildi. Ülkemizde diyabet için tedavi ve uygulama rehberlerinin kullanılması hem sağlık kuruluşlarında uygulanan farklı yöntemleri ortadan kaldıracak hem de glisemik kontrolün etkinliğini de arttıracaktır.
Uzm. Dr. M. Fatih Önsüz, Doç. Dr. Ahmet Topuzoğlu
Full Text

PDF
» KRONİK HEPATİT B'DE LAMİVUDİN DİRENCİ VE LAMİVUDİN DİRENCİ GELİŞİMİ ÜZERİNE ETKİLİ FAKTÖRLER
Amaç: Lamivudin, yaklaşık 10 yıldır kronik hepatit B tedavisinde kullanılan bir nükleozid analoğudur. Ancak ilaca karşı direnç gelişimi ve tedavi kesildikten sonra kısa süre içerisinde hastalığın relaps göstermesi, ilacın kullanımında kısıtlamalara yol açmaktadır. Bu çalışmada, Ocak 2003- Aralık 2007 tarihleri arasında Polikliniğimizde takip edilen kronik hepatit B hastalarının dosyaları incelenerek, lamivudin direnç oranı ve direnç gelişimine etkili olabilecek faktörler araştırıldı. Materyal ve Metod: Çalışmaya, ilk defa lamivudin tedavisi alacak olan bütün kronik hepatit B hastaları dahil edildi. Direnci saptarken; hastaların tedavilerinin 3., 6., 9., 12., 15., 18., 24., 30., 36., 42. ve 48. aylarındaki tedavi yanıtları ile YMDD mutasyon analizleri incelendi. Bulgular: Genotipik direnç gelişen ve gelişmeyen hastaların özellikleri karşılaştırıldı. Daha önceden bu konuda yapılmış olan çalışmalardan yola çıkılarak, cinsiyet, beden-kitle indeksi, tedavi öncesi serum ALT ve HBV-DNA düzeyleri, tedavi öncesi HBeAg antijen pozitifliği, tedavinin yapıldığı yaş, lamivudinin tek başına kullanımı, lamivudinle tedavi süresinin uzunluğu, lamivudin ile kombine edilen ilaç, tedavi süresince hastanın alkol ve sigara kullanımı ile ilaca karşı direnç gelişimi arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Sonuç: Çalışmanın sonucunda; lamivudine direnç gelişimi ile tedavi süresi (p: 0,04) ve tedavi öncesi serum HBeAg pozitifliğinin (p: 0,0001) ilişkili olduğu görüldü.
Dr. Muharrem Doğan, Dr. Cüneyt Müderrisoğlu, Dr. Muzaffer Fincancı, Dr. Bahadır Ceylan, Dr. Gülhan Eren Özdemir, Dr. Hayri Polat
Full Text

PDF
» PROAKTİF YÖNETİMLE BÖBREK NAKLİ İHTİYACININ AZALTILMASI
Amaç: Çocuklardaki idrar yolu enfeksiyonu (İYE), kronik böbrek yetmezliğinin (KBY) ülkemizde ve gelişmiş ülkelerde önemli bir nedenidir. Bu soruna tıbbi çözümlerle birlikte sağlık yönetim bilimlerinin de katkısı gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı 0-30 aylık çocuklarda İYE'lerin kontrolü programı çalışmasının sonuçlarını, organ ihtiyacının azaltılması yönünde, proaktif yönetim yaklaşımıyla tartışmaktır. Materyal ve Metod: Çalışma, İzmir ilindeki 264 (%100) birinci basamak sağlık kurumunda, bir yıllık süre için planlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı kesitsel bir çalışmadır. Bu kurumlara aşı için 9. ve 16. ayda aşı için başvuran tüm çocuklar hedef gurup olarak belirlenmiştir. 2005-2006 yıllarında ildeki birinci basamak sağlık kurumlarına, aşı için başvuran 0-30 aylık çocuklar İYE yönünden değerlendirildi. Çocukların idrar örnekleri; daldırma çubukları ile lökosit, nitrit, protein, kan ve glukoz parametreleri yönünden değerlendirilerek herhangi bir parametrenin pozitif bulunması halinde olgular ileri incelemeye alındılar. Veriler sağlık kurumlarının aylık çalışmaları ile bilgisayar ortamında gönderildi ve frekans analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Toplam 16908 (9080 erkek, 7828 kız) çocuk değerlendirildi. Yaş ortalaması 15.6±13.4 (0-30) aydı. Sağlık ocaklarındaki ilk değerlendirmede, 14098 (%83.4) idrar sonucu normal, 2810 (%16.6) idrar sonucu ise pozitif olarak saptandı. Pozitif bulgu saptanan olguların 1096'sı ileri değerlendirilmeyi kabul etmiş ve bunların da 543'ünde (%49.5-%3.2) İYE, vezikoüreteral reflü, hematüri veya asemptomatik proteinüri bulundu. Sonuç: Proaktif yönetim anlayışı, çocuklarda böbrek nakline gidebilecek İYE'larını önlemede etkin olarak kullanılabilir. Sorun, tıbbi çözüm gerektirdiği kadar sağlık yöneticileri ve politika yapıcıları tarafından da çözüm üretilmesi gereken bir konudur.
Levent B. Kıdak PhD, MD
Full Text

PDF
» DEĞİŞİK AĞRILI DURUMLARDA GÖZ KIRPMA REFLEKSİNİN R3 KOMPONENTİ
Amaç: Değişik ağrılı durumlarda göz kırpma refleksinin R1, R2 ve özellikle R3 komponentini inceleyerek, R3'ün elektrofizyolojik ağrı çalışmalarında kullanmaya uygun olup olmadığını araştırdık. Materyal ve Metod: Toplam 88 hasta ve 23 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastalar ağrı şikâyetlerine göre diyabetik nöropatik ağrı, gerilim tipi baş ağrısı, lomber ve servikal radikülopati olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Supraorbital sinir uyarımı ile göz kırpma refleksinin unilateral R1 ve bilateral R2, R3 komponentleri kaydedildi. Bulgular: Tüm hasta gruplarında R1 ve R2 latensleri normal sınırlar içindeydi. Nöropatik ağrısı olan tüm hasta gruplarında R3 sıklığı fazlaydı. Diyabetik nöropatik ağrısı olan hastalarda R2 ve R3 daha yüksek akım şiddeti ile alınıyordu. Subjektif ağrı eşiği ve üzerinde R3 prevalansı artıyordu. Ağrı eşiği ve akım şiddeti açısından hasta grupları arasında ve kontrol grubunda anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Ağrılı hastalarda R3'ün rastlanma sıklığının fazla ve latansının kısa olması, diyabetik nöropatik ağrılı hastalarda ve subjektif ağrı eşiğiyle karşı-laştırıldığında R2-R3'ün yüksek akım şiddeti ile alınması nosiseptif sistem disfonksiyonunda R3'ün nörofizyolojik bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Mehmet Ali Akalın Assoc. Prof. MD, Djumagyz Djaksybaeva MD, Gökhan Erkol Assoc. Prof. MD, Meral Erdemir Kızıltan Prof. MD
Full Text

PDF
» İLERİ YAŞLARDA TANI ALAN KONJENİTAL PRİMER HİPOTİRODİ: ONALTI VAKA NEDENİYLE
Çocuk endokrinolojisi polikliniğimize, gelişme geriliği yakınması ile gönderilen ve konjenital primer hipotiroidi tanısı alan ileri yaşlarda on altı vakanın klinik ve laboratuar bulguları sunulmuştur. Tanı anında vakaların yaş ortalamaları 12.6 ± 4.3 yıldı ve kız predominansı vardı (kız/erkek: 4/1). Boy, vücut ağırlığı ve kemik yaşları geri kalmıştı. Etyolojik araştırmada, iki hastada ektopik tiroit dokusu saptanırken 12'sinde tiroit bezi hipoplazikti. Diğer iki hastanın birinde tiroid bezi yaşa ve cinsiyete göre normal büyüklükte iken, birisinde hiperplazikti. Süt çocuğu veya erken çocukluk dönemi dışında da, gelişme geriliği ve zeka geriliği olan vakaların etyolojisinde konjenital primer hipotiroidiyi akılda bulundurmak gerektiğini ve bu hastaların konjenital hipotiroidi tanısı almalarının, ergenlik öncesi hatta genç erişkin döneme kadar gecikebileceğini vurgulamak isteriz. Ulusal yeni doğan hipotiroidi taramasının öneminine bu vakalarla tekrar dikkat çekmek isteriz.
Sevil ARI Yuca Assoc. Prof. MD, Yasar Cesur Prof. MD, Cahide Yılmaz MD
Full Text

PDF
» BURUN İÇİ KOKAİN KULLANIMINA BAĞLI AMPİYEM VE İNTRAORBITAL ABSE: VAKA SUNUMU
Sinüzit, intranazal kokain kullanımına bağlı bir komplikasyon olarak iyi bilinmektedir. Ancak yazımızda belirtilen intranazal kokain kullanımına sekonder intrakranial ve intraorbital enfeksiyonların birlikteliği daha önce bildirilmemiştir. Sunulan hastaya cerrahi drenaj ve uygun antibiyotik tedavisi uygulandı, problemsiz bir iyileşme dönemi gözlendi.
Serdar Kaya MD, Murat Kutlay MD, Ahmet Çolak MD, Mehmet Nusret Demircan MD, Murat Velioğlu MD
Full Text

PDF
» METASTATİK OVARİAN KANSER: 3 OLGUNUN SUNUMU
Metastatik ovarian karsinomların çoğu cerrahi explorasyon sırasında tesadüfen rastlanılan olgulardır. Çoğu; genital sistem, meme ve gastrointestinal sistemden kaynaklanır. Bu çalışmada; metastatik over kanseri olgularının klinik ve patolojik özellikleri açısından retrospektif olarak incelenmesi amaçlandı. Biz bu çalışmada 2005 - 2007 yılları arasında Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne interne edilen üç metastatik ovarian karsinoma ön tanısı almış olguyu sunduk ve tartıştık. Bu üç olgu adneksiyal kitle tanısı ile kliniğe kabul edilmişti. Bir olguya meme kanseri nedeni ile mastektomi yapılmış, ardından kemoterapi almıştı. Tüm olgular ovarian kanser protokolüne göre hazırlandı. Bu hastaların birinde gastrik karsinoma bulundu. Diğer iki hasta ovarian karsinom ön tanısı ile laparotomiye alındı. Birine intraoperatif kolon karsinomu tanısı konuldu. Diğer olgunun tanısı ise postoperatif patolojik inceleme sonrası mümkün oldu. Ovarian kitle meme kanseri metastazı idi. Ovarian kitlelerin %6 ila %27,8'inin metastatik olduğu akılda tutulmalıdır. Bu geniş varyasyon hem metodolojiden hem de sekonder tümörün mikroskopik düzeydeki kalıntılarından kaynaklanmaktadır. Overlerdeki metastatik tümörlerin çoğu Krukenberg tümörleri veya mukoselüler tümörlerdir. Ovaryan metastazlar meme kanseri vakalarında da görülmektedir. Ovaryan tümör ön tanılı hastaların preoparatif detaylı tüm vücut incelemesi metastatik overlerin ayırıcı tanısında aydınlatıcıdır. Bilateral ovarian kitlelerin metastatik olma olasılığı düşünülmeli ve bunlar onkoloji merkezlerine yönlendirilmelidir.
A. Ender Yumru MD, Murat Bozkurt MD, Ebru İncİ Coşkun MD, Y. Tahsin Ayanoğlu MD
Full Text

PDF
» OFTALMOPLEJİK MİGREN: BİR OLGU SUNUMU
Oftalmoplejik migren ipsilateral periorbital veya temporal baş ağrısı esnasında ya da takibinde tekrarlayıcı özellikte 3., 4. ve/veya 6. kranial sinir paralizisi ile karakterizedir. Bu çalışmada, oftalmoplejik migren tanısı alan dört yaşında erkek bir vaka nadir görüldüğü için sunuldu. Hastamız 3-4 günlük baş ağrısını takiben ortaya çıkan ve bir hafta kadar süren sağ göz kapağında düşme nedeniyle getirildi. Hikayesinden bir yıl önce de yine baş ağrısını takiben bir hafta kadar süren sağ göz kapağında kapanma olduğu öğrenildi. Nörolojik muayenesinde sağ gözde komplet üçüncü kraniyal sinir paralizisi dışında diğer muayene bulguları normal saptandı. Kranial magnetik rezonans görüntülemesi ve elektroensefalogram normal idi. Hasta bir yıl kadar sonra benzer şekilde bir kez daha oftalmopleji atağıyla getirildi. Atak sıklığı çok seyrek olduğundan profilaksi verilmeyen ve sadece atak sırasında analjezik önerilen hasta halen peryodik olarak poliklinikten takip edilmektedir.
Dr. Murat Doğan, Yrd. Doç. Dr. Cahide Yılmaz, Prof. Dr. Hüseyin Çaksen, Dr. A. Sami Güven
Full Text

PDF
» Halk Arasında Efsaneleşmiş Türk HekimiORD. PROF. DR. MAZHAR OSMAN UZMAN
1884 yılında Sofulu'da dünyaya geldi. 1904 yılında Haydarpaşa Askeri Tıbbiyesi'nden Tabip Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. 1905 yılında hem Askeri Tıbbiye'de hem de Gülhane Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesi'nde ruh ve sinir hastalıkları dersi vermeye başladı. Yetersiz bulduğu ilmi bilgisini arttırmak için, 1908 yılında Almanya'ya gitti. Balkan Savaşları sırasında Trakya cephesinde askerlik görevini hekim olarak yaptı. Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız La Paix Hastanesi'nin başhekimliğine getirildi. 1921 yılında Toptaşı ve Zeynep Kâmil Hastanelerinin başhekimliğini üstlendi. 1927 yılında bugünkü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ni kurdu. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kürsüsüne “Ordinaryüs Profesör” olarak atandı. 1941 yılında Elazığ'da modern cüzzam hastanesinin kurulmasını sağladı. 1948 yılından sonra çeşitli sağlık sorunlarıyla karşılaşmaya başlayan Mazhar Osman, 1951'de İstanbul'da vefat etti. Türkiye'de çağdaş psikiyatrinin öncüsü olarak kabul edilen Mazhar Osman Uzman, yaptığı çalışmalarla, ülkemizde akıl ve sinir hastalıklarının modern yöntemlerle tedavisine öncülük etmiş; akıl hastaları için, açık havada çalışarak tedavi yöntemini uygulayan ilk Türk hekimi olmuştur. Ayrıca geleceğin genç Türk psikiyatristlerinin yetişmesinde de önemli rolü bulunmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. Gaye Şahinbaş Erginöz


 Copyright © 2005 by NOBEL ILAC Sanayii ve Ticaret A.S.

:: Contact   

 Designed by Formulasoft