Home
Contents
Abstracts
Advanced Search
Informations for Authors
About the Journal
Check the status of
a submission
Contact Us - Feedback


  Quick Search for Articles:
 
 
 

Turkish
English



 
 September-December 2009 - Supplement      Volume: 5     No: 1     Abstracts
Full Text

PDF
» Çocuk Cerrahi Polikliniğine Başvuran Hastalarda Hepatit B ve Hepatit C Seroprevalansı
Amaç: Mardin Devlet Hastanesi (MDH) Çocuk Cerrahi polikliniğine başvuran 0–16 yaş arası çocuklarda hepatit B ve hepatit C seroprevalansı araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Çocuk Cerrahi polikliniğine Ocak-Aralık 2007 tarihleri arasında başvuran 307 olgunun HBsAg, anti-HBs, anti-HBc IgM, anti-HBc IgG ve anti-HCV serolojik göstergeleri, Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile çalışıldı. Olgular yaş durumuna göre iki gruba ayrıldı. Birinci gruba (G–1), yaşları 0–9 yıl arasında değişen ve ülkemizde 1998’den beri yürütülen ‘’Ulusal Hepatit B Aşı Programı’’(UHBAP) uygulamasından sonra doğan çocuklar alındı. İkinci gruba (G–2) ise UHBAP uygulamasından önce doğan 10–16 yaş arasındaki çocuklar alındı. G–1 ve G–2 olgularına ait verilerin istatistik analizi SPSS 13,0 for Windows Version programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 307 olgunun 245’i (%79,8) erkek, 62’si (%20,2) kız çocuğu olup yaş ortalamaları 5,2 ±3,7 yıl idi. Bu olguların 241’i (%78,5) G–1, 66’sı (%21,5) ise G–2 grubundaydı. Olguların 136’sı (%44,3) HBV’ye karşı seronegatif olup, 161 olguda (%52,4) izole anti-HBs pozitifliği saptandı. HBV ile doğal olarak karşılaştıktan sonra seropozitif hale gelen 10 olgunun beşinde virüse karşı doğal bağışıklık meydana geldiği (Anti-HBs ve anti-HBc IgG pozitif), diğer beşinde ise taşıyıcılık durumunun oluştuğu (HBsAg ve anti-HBc IgG pozitif) saptandı. G–1 ve G–2 olgularının serolojik sonuçları karşılaştırıldığında, UHBAP uygulamasından sonra, istatistiksel olarak HBV taşıyıcılık oranıyla doğal bağışıklık oranının anlamlı olarak düştüğü (p=0,002) ve aşılamaya bağlı izole anti-HBs pozitiflik oranının da arttığı görüldü (p=0,0001). Bu çalışmada HCV açısından seropozitif olgu bulunmadı. Sonuç: Bu çalışmada, hepatit B ve hepatit C seroprevalans oranları genel nüfus oranlarıyla uyumludur. UHBAP uygulaması Mardin ilinde etkili olmasına rağmen henüz yeterli oranda değildir. HBV aşılamasıyla ilgili halk bilinçlendirilmelidir.
Dr. Cemal Üstün, Dr. Erol Basuguy, Dr. Uğur Deveci
Full Text

PDF
» ENTEROPATHOGENS ISOLATED FROM STOOL SAMPLESOF ONCOLOGY PATIENTS WITH OR WITHOUT DIARRHEA
Amaç: Bu çalışmada, Mayıs-Aralık 2007 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi’nde yatmakta olan hastalarda saptanan enterik patojenlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 2-81 yaşları arasında bulunan, ishali olan ve olmayan 115 hastanın dışkı örnekleri toplanmıştır. Kontrol grubu olarak, aynı yaş grubunda farklı kliniklerde yatmakta olan, onkolojik tanısı olmayan 104 hastanın dışkı örnekleri incelenmiştir. Materyal ve Metot: Bütün dışkı örneklerinin formol-etil asetat konsantrasyon işlemi öncesi ve sonrası nativ preparasyonları değerlendirilmiştir. Yine bütün dışkıların iyot, trikrom ve modifiye Erlich Ziehl Nielsen boyalı preparasyonları yapılmıştır. Bakteriyel ve fungal açıdan değerlendirmek için, dışkı örneklerinin selektif besiyerlerinde kültürleri yapılmış ve Rotavirüs varlığı da hızlı antijen tanı testi ile saptanmıştır. Bulgular: Onkoloji hastalarının 53’ünde (%46.1) ishal saptanmıştır. Bu hastaların 42’sinin (%79.2) bir veya birden fazla etkenle infekte oldukları tespit edilmiştir. İshali olan ve olmayan her iki hasta grubunda da en yaygın olarak izole edilen mikroorganizma Candida species (%69.0) olmuştur. Kontrol grubu olarak değerlendirilen 104 hastanın 46’sında (%44.2) ishal saptanmıştır. Bu gruptaki 19 hastanın dışkı örneklerinde en yaygın izole edilen parazit olarak E. histolytica/dispar, olmak üzere çeşitli enteropatojenler saptanmıştır. İshali olmayan vakalarda ise en sıklıkla Entamoeba coli gözlenmiştir. Sonuç: Erişkin ve pediatrik hasta grubunda Candida spp. saptanma oranının kontrol grubundan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Pediatrik hasta grubunun G. lamblia infeksiyonlarına daha duyarlı oldukları tespit edilmiştir.
Assistant Prof. Dr. Fahriye Eksi, Dr. Sadik Akgun, Association Prof. Dr. Elif Guler, Association Prof. Dr. Alper Sevinc, Association Prof. Dr. Aysen Bayram, Prof. Dr. Iclal Balci
Full Text

PDF
» Kan Donörlerinde İzole Hepatit B Virus Core Antikorlarının Araştırılması
Hepatit B Virusu (HBV) infeksiyonu için seropozitifliğin bilinmesinde önemli olan göstergeler HBsAg yanında anti-HBs ve anti-HBc’dir. Bu çalışmada, kan donörlerinde hepatit B virus infeksiyonu belirteçleri ve izole anti-HBc pozitifliği oranlarının belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca izole anti-HBc pozitif donörlerin HBV bulaştırıcılık göstergeleri araştırıldı. Tıp Fakültesi Hastanesi Kan Merkezi’ne 2007 Şubat-Mayıs ayları arasında başvuran 2538 kan donörü çalışmaya alındı. Kan donörlerinden 38’i HBsAg pozitif bulundu ve geriye kalan 2500 HBsAg negatif kan donörü serum örneklerinde anti-HBc total çalışıldı. Bu çalışma sonucunda 401 serum örneğinin anti-HBc pozitif olduğu tespit edildi. Bu serumların hepsinde anti-HBs, HBeAg ve anti-HBe testleri çalışıldı. Bölgemiz kan donörlerinin % 17.3’ünde hepatit B infeksiyon belirteçlerinden en az biri pozitif olarak bulundu. Anti-HBc pozitif 401 donörün, 349 (%87)’u anti-HBs pozitif, 11 (%2.7)’i HBeAg pozitif ve 125 (%31.1)’i anti-HBe pozitif olarak bulundu. Anti-HBc, anti-HBs ve anti-HBe 114 donörde ve anti-HBc, anti-HBs ve HBeAg ise 8 donörde birlikte pozitif idi. 38 örnekte sadece anti-HBc pozitif iken anti-HBs, anti-HBe, HBeAg negatif bulundu. Sonuç olarak, bölgemiz kan donörlerinde hepatit B karşılaşma oranları Türkiye’deki diğer bölgelerdekinden düşük bulunmuştur. Kan donörlerinde tespit edilen %2 oranındaki izole anti-HBc pozitifliği, izole anti-HBc pozitif kan donörlerinin HBV bulaştırılmasında potansiyel bir risk grubu oluşturabileceğini ortaya koymuştur.
Selçuk Kaya, Hasan Kesbiç, Güçhan Alanoğlu, Buket Cicioğlu Arıdoğan, Emel Sesli Çetin, Tekin Taş, Mustafa Demirci
Full Text

PDF
» MULTİPLE SKLEROZLU HASTALARDA PRİMER BAŞ AĞRISI PREVALANSI VE KLİNİK BULGULARI
Amaç: Bu çalışmada multiple sklerozlu(MS) hastalarda primer başağrısı prevalansının ve uluslararası baş ağrısı grubunun belirlediği kriterlere dayanarak baş ağrısı tiplendirmesinin yapılması amaçlanmıştır. Ayrıca primer baş ağrısı ile MS subtipleri ve manyetik resonans görüntülemedeki (MRI) plak lokalizasyonu arasındaki ilişki de araştırılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Mc Donald tanı kriterlerine göre klinik olarak kesin MS tanısı almış 31 hasta , 22 kadın ve 9 erkek, çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma iki fazdan oluşmaktadır; yüz yüze görüşme fazı ve hastalara ait MRI’ların değerlendirilme fazı. Bulgular:31 hastadaki baş ağrısı prevalansı %71’di.. Aurasız migren %22.6 , auralı migren %19.4 ve gerilim tipi baş ağrısı % 29 oranında bulunmuştur. Primer baş ağrıları relapsing- remitting tip MS’te diğer MS alt tiplerine oranla daha fazla bulunmuştur. Nükleus ruber(RN), substantia nigra (SN), dorsolateral pontin nükleus (DPN), periaquaduktal gri madde (PGM) ‘de % 22.6’dan 48.4’e kadar değişen oranlarda plaklar tüm hastalarda görülmekteydi. Supratentoriyel lezyonlar migreni olan tüm MS’li hastalarda mevcutken, bu hastaların hiçbirinde tek başına infratentoriyel plağa rastlanılmadı. Sonuç: Bulgular MS’li hastalarda primer baş ağrılarının sık görüldüğünü ortaya koymuştur. RN,SN,PGM, DPN ‘da bulunan plaklar MS’li hastalardaki primer baş ağrısından sorumlu olabileceği düşünülebilir. Ancak bu ilişkinin altında yatan mekanizmanın net olarak anlaşılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Yrd. Doç. Dr. E. Esra Okuyucu, Yrd. Doç. Dr. Ali Balcı, Dr. Özgür Beyaz
Full Text

PDF
» PENETRAN KERATOPLASTİ AMELİYATLARINDA VANKOMİSİN UYGULANAN VE UYGULANMAYAN DONÖR KORNEALARA AİT RİMLERİN KÜLTÜR SONUÇLARININ İNCELENMESİ
ÖZET Çalışmanın amacı penetran keratoplasti ameliyatlarında donör kornealara vankomisin uygulamadan ve vankomisin uygulanması sonrası alınan rimlerden elde edilen kültür sonuçlarının karşılaştırılması ve vankomisinin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışma S.B. Haseki Göz Bankası kaynaklı kornealar ile prospektif, randomize çift kör ve çok merkezli olarak yapılmıştır. Çalışmaya 47 cenazenin 94 donör korneası dahil edilmiştir. Cenazelerden alınan kornea dokuları Optisol-GS (gentamisin,streptomisin) solüsyonu içerisinde doku kaynağı merkezine ulaştırıldı. Merkezde aynı cenazeye ait olan kornealar iki gruba ayrıldı ve iki ayrı cerraha gönderildi. Birinci gruba penetran keratoplasti esnasında 5 dakika süreyle 1 mg/ml vankomisin uygulanırken ikinci gruba herhangi bir antibiyotik uygulanmadı. Tüm korneal rimler steril tüpler içerisinde mikrobiyoloji laboratuarına ulaştırıldı. Vankomisin uygulanan ve uygulanmayan 94 donör kornea dokusunun, transplante edildiği alıcıların hiçbirinde postoperatif endoftalmi gelişmedi. Keratoplasti ameliyatı sırasında vankomisin uygulanan 47 donör kornea rim dokusunun 2 (%4.3) sinde kültür sonucu pozitifliği saptanırken, antibiyotik uygulanmayan 47 donör kornea rim dokusunun 6 (%12.7) sında kültür pozitifliği saptanmıştır. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca bir cenazeye ait olan donör korneaların her ikisinde de, aynı bakteri cinsi ile kültür pozitifliği saptanmıştır. Şu andaki veriler her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermemesine rağmen, literatürlerde de yer aldığı üzere, kültür yapılan kornea sayısı arttıkça istatistiksel olarak anlamlı değerlerin oluşacağını düşünmekteyiz.
Dr.Ulviye YİĞİT, Dr.Harun BİLEN, Dr.Ahmet AĞAÇHAN, Dr.Seçil ÖZDEMİR, Dr.Fırat HELVACIOĞLU, Prof. Dr. Sadık ŞENCAN
Full Text

PDF
» PREOPERATİF DÖNEMDEKİ HASTALARDA HBsAG, ANTİ-HCV, ANTİ-HIV POZİTİFLİK ORANLARI
İnsan bağışık yetmezlik virüsü (HIV), Hepatit B ve Hepatit C virüslerinin neden olduğu infeksiyonlar halen en önemli sağlık problemlerindendir. Bu çalışmada hastanemizde cerrahi girişim planlanan hastalarda HBsAg, Anti-HCV, Anti-HIV sıklığının belirlenerek bu hastalıklara dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Eylül 2006- Eylül 2007 tarihleri arasında, ameliyat hazırlığı döneminde rutin olarak HBsAg, Anti-HCV, Anti-HIV 1/2 seropozitifliği araştırılan, 32.614 hastanın kan örneği sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Anti-HIV 1/2 pozitifliği saptanan örneklerin Anti-HIV doğrulama sonuçları değerlendirildi. Anti-HIV 1/2 pozitifliği saptanan 40 örnekten 2 (%0.006)’sinin doğrulama testi pozitif sonuç vermiştir. Doğrulama testinde negatif saptanan 38 (%0.11) örnek yalancı pozitif olarak kabul edilmiştir. Pozitiflik oranı HBsAg testinde 2205 (%6.7), Anti-HCV testinde 631 (%1.93) olarak belirlenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre bölgemizde preoperatif dönemde HBsAg, Anti-HCV, Anti-HIV 1/2 pozitiflik oranlarının ülkemizde yapılan diğer çalışmalara göre düşük olduğu ve bunun da aşılama ve bilinçlendirme çalışmalarının başarısından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Uz.Dr.Süreyya GÜL YURTSEVER, Uz.Dr.Serdar GÜNGÖR, Uz.Dr.İlhan AFŞAR, Uz.Dr.Aslı Gamze ŞENER, Uz.Dr.Nükhet KURULTAY, Uz.Dr.Metin TÜRKER
Full Text

PDF
» PSİKİYATRİK TEDAVİLERLE GELİŞEN METABOLİK BOZUKLUKLAR VE TEDAVİSİNDE DİYETETİK YAKLAŞIMIN ÖNEMİ
Bu çalışmada, psikiyatrik bozukluğu nedeniyle ilaç tedavisi alan yetişkin hastaların (yaş; 40.5412.82 yıl) vücut ağırlığı, bileşimi ve kan biyokimyasında oluşan bazı değişikliklerin, psikiyatrik tedavi almayan yetişkinlerle (yaş; 38.6112.70 yıl) karşılaştırılması; psikiyatrik ilaç tedavilerinin yol açabileceği endokrin-metabolik ve kardiovasküler bozuklukların ortaya çıkartılması ve ilgili birimlerle işbirliğinin sağlanmasında diyetisyenin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma grubunda toplam 128 (111 kadın, 17 erkek), kontrol grubunda ise bilinen herhangi bir endokrin-metabolik veya psikiyatrik bozukluğu ve ilaç kullanma öyküsü olmayan 347 (312 kadın, 35 erkek) kişi incelenmiştir. Başlangıçta bütün hastaların antropometrik ölçümleri (boy, kilo, bel ve kalça çevresi), Bioelectrical Impedance Analyzer ile vücut analizleri ve bazı biyokimyasal testler (açlık kan glukozu (AKŞ), insülin, HbA1C, Trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL, kan sayımı, B12 vitamini, folat, çinko, CRP, homosistein (HOM), kortizol, fibrinojen, ürik asit, TSH) için kan örnekleri alınmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS for windows 10.0 programında Mann Whitney U, pearson korelasyon, multi regresyon analizi ve student t testleri ile yapılmıştır. Hastaların ortalama psikiyatrik ilaçlarla tedavi süresi 5.295.99 yıl, bu sürede ortalama ağırlık artışı 12.056.80 kg bulunmuştur. Hastaların çoğunluğu birden fazla çeşit ilaç kullanmakta olup bunların dağılımı %71.9 antidepressant, %31.3 antipsikotik, %25.0 duygu-durum düzenleyiciler ve %10.9 anksiyolitikler şeklindedir. Çalışma grubunda yer alan hastaların ortalama vücut ağırlığı, BKİ, bel ve kalça çevresi ölçümleri ile vücut yağ yüzdeleri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksektir. Ayrıca, kanda glikoz, insülin, trigliserid, TSH, fibrinojen düzeyleri ilaç kullananlarda anlamlı olarak daha yüksek; total protein, albumin, çinko ve folat düzeyleri anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Her iki grupta yer alan vakalar BKI’ne göre kendi içinde normal, fazla kilolu ve obez olarak gruplandırıldığında; BKI arttıkça bel ve kalça çevresi, vücut yağ yüzdesi, kan insülin, HbA1C düzeyleri anlamlı olarak her iki grupta da artarken, HDL kolesterol düzeyleri anlamlı olarak azalmıştır. İlaç kullananlarda tedavi süresi kilo, bel ve kalça çevresi, vücut yağ yüzdesi, kanda insülin, TSH ve HOM düzeyleri ile anlamlı pozitif; albumin düzeyi ile anlamlı negatif korelasyon göstermiştir. Ayrıca, ilaç kullananlarda kilo artışı, bel ve kalça çevresi; vücut yağ yüzdesi; kan insülin, trigliserid ve TSH düzeyleri ile anlamlı pozitif; vücut suyu, yağsız vücut kütlesi ve kan folat düzeyi ile anlamlı negatif korelasyon göstermiştir. Multipl regresyon analizinde BKI sadece kan şekeri ve insülin düzeyleri ile anlamlı pozitif ilişki gösterirken; bel çevresi kan şekeri, insülin ve trigliserid düzeyleri ile anlamlı pozitif, HDL ile anlamlı negatif ilişki gösterdiği saptanmıştır. Çalışmanın sonuçları, psikiyatrik ilaçlarla tedavi edilen hastaların obezite ile birlikte, metabolik ve kardiyovasküler hastalıklar yönünden de riskli olduğunu doğrular niteliktedir. Kardiometabolik risklerin tahmin edilmesinde ilgili biyokimyasal parametrelerin ölçümü ile birlikte bel çevresinin ölçülmesinin, BKI’nden daha duyarlı olduğu belirlenmiştir. Gerek psikiyatrik bozuklukların doğasının ve gerekse tedavide kullanılacak ilaçların bireyi pek çok metabolik ve kardiovasküler bozukluklara da yatkın kılabilmesi nedeniyle, psikiyatrik farmakoterapi alması gereken hastaların endokrin, metabolizma ve beslenme yönlerinden de değerlendirme ve takiplerinin yapılacağı bir ekip tarafından izlenmesinin yararlı olacağı sonucuna varılmıştır. Ekipte yer alacak özellikle endokrin-metabolizma ve psikiyatri alanlarında tıbbi beslenme tedavileri konusunda bilgili ve deneyimli, psikiyatrik bozukluğu olan hastalarla iletişim konusunda yetenekli bir diyetisyenin ilgili birimlerle işbirliğinin sağlanmasında köprü vazifesi yapabileceği gösterilmiştir.
Yrd. Doç. Dr. Aliye Özenoğlu, Doç. Dr. Serdal Uğurlu, Dr. Günay Can, Prof. Dr. Engin Eker, Prof. Dr. Funda Elmacıoğlu
Full Text

PDF
» İLKÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNİN KİŞİSEL HİJYEN KONUSUNDA BİLGİ VE DAVRANIŞLARI
Amaç: Kişisel Hijyen; bireyin sağlığını sürdürmek için yaptığı sağlıklı bakım uygulamalarıdır; bu uygulamalar sağlığın korunması açısından çocukluk çağından itibaren edinilmiş bir davranış haline gelmelidir. Bu nedenle bu çalışmada ilköğretim öğrencilerinin kişisel hijyene yönelik bilgi ve davranışlarının saptanması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Mart-Mayıs 2006’da İstanbul’un Bahçelievler ilçesinde, rastlantısal olarak seçilen bir özel okulda ve bir devlet ilköğretim okulunda “Okul Sağlığı ve Kişisel Hijyen” konusunda önceden hazırlanan dört günlük bir eğitim programı uygulandı. Eğitimden önce öğrencilere, kişisel hijyen konusunda bilgi ve davranışlarını sorgulayan görüşme formları (form I), gözlem altında yanıtlama metoduyla uygulandı. Okulların fiziki şartlarını sorgulayan görüşme formları (form II) okul idarecileri ile yüz yüze görüşülerek dolduruldu, gözlem yapılarak yanıtlar doğrulandı. Bulgular: Çalışmaya alınan 257 öğrencinin yaş ortalaması 12.71.5 idi. % 49.4’ü (n:127) kız, %50.6’sı (n:130) erkekti. El yıkama alışkanlığı (ellerini ne zaman yıkadıkları ve yıkarken nelere dikkat ettikleri gibi) ile ilgili davranışları sorgulamak amacıyla verilen 11 doğru öneriden alınan puan ortalaması 9.22.5 (minimum:0-maksimum:11) idi. El yıkama alışkanlıkları ile ilgili puanlar özel ve devlet okulu öğrencileri arasında karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark bulunamadı (Mann-Whitney U, z= 1.4, p=0.15; z=1.3, p=0.21). Sonuç: Bulgular öğrencilerin kişisel hijyen konusunda daha fazla eğitime gereksinimleri olduğu sonucunu göstermektedir. Ayrıca fiziki şartlar ve genel olanakların düzeltilmesi çocukların davranışlarını olumlu yönde etkileyecektir.
Sevda ÖZEL, Suna ERBİL, A. Emel ÖNAL, Özkan AYVAZ, Başak GÜRTEKİN, Sacide EROĞLU, Hülya GÜL, Günay GÜNGÖR
Full Text

PDF
» VAN YÖRESİNDE İDRAR YOLU ENFEKSİYONU NEDENİ İLE İNCELENEN OLGULARIN RETROSPEKTİF DEĞERLENDİRİLMESİ
Amaç: Bu çalışmayla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nefroloji Bilim Dalı tarafından idrar yolu enfeksiyonu (İYE) nedeniyle izlenmekte olan 1490 vakada etken patojenlerin ve hazırlayıcı faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Hastanemizde İYE nedeniyle izlenmekte olan çocuklarda retrospektif olarak yapılan dosya taramasında bölgenin 8 yıllık hasta grubu incelenmiştir. Yaş aralığı 1 gün-204 ay arasında değişen 1490 çocuk çalışmaya alındı. Bulgular: İYE etkenleri ve dağılımları değerlendirildiğinde toplam 2897 üreme saptanırken, İYE etkenleri sıklık sırasına göre şöyleydi; Escherichia coli, Klebsiella spp, Proteus spp, koagülaz negatif Stafilococcus spp, Enterobakter spp, Stafilococcus aureus, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus spp ve diğerleri. İYE ile birlikte özellikle; gastroenterit, malnütrisyon, fimozis, mesane disfonksiyonu, mental-motor gerilik, üriner sistem taş hastalığı, enürezis noktürna, hiperkalsiüri, kabızlık, nörojen mesane, febril konvülziyon, uzamış sarılık dikkat çekiciydi. Vakalarımızın %14.3’ünün tekrarlayıcı (rekürren) enfeksiyon geçirdiği saptandı. Tartışma: Olgularımızda yenidoğan dönemi dışında kız vaka üstünlüğünün varlığı saptandı. Ancak bu üstünlük 3-5 kat olmayıp, 1.34 kat idi. Çalışmamızda İYE etkeni olarak tüm yaş gruplarında litarütürle uyumlu olarak gram negatif bakteriler saptandı. Veziko-üretral reflü (VUR) açısından benzer çalışmalarla kıyaslandığında II. ve III. derece VUR görülme oranları benzer bulunurken, I. derece VUR oranımız daha azdı. Saptanan böbreklerdeki skar oranı literatüre benzemekle birlikte olgularımızda daha fazlaydı. İYE geçirenlerin ortalama %0.07-0.2’sinde kronik böbrek yetersizliği (KBY) gelişmektedir. Olgularımızın 26 (%1.7) sında KBY gelişti. Bu yüksek oran bölgemizde İYE’ye bağlı KBY’nin ciddi bir morbidite ve mortalite nedeni olduğunu göstermektedir. Sonuç: Bu çalışmayla İYE açısından Türkiye’nin özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük çeşitli bölgelerini kapsayan araştırmalara gereksinim olduğu sonucuna varılmıştır.
Cihangir Akgün, Avni Kaya, Bülent Ataş, Ertan Sal, Oguz Tuncer, Şükrü Arslan
Full Text

PDF
» Epidemiological Evaluation Of Malaria In The Peri-millennial Decade (1995-2004) in Adana, Cukurova Region, Turkey
Amaç: Yılda 300 milyondan fazla vaka ve iki milyon civarında ölüme neden olan sıtma hala dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından birisidir. Sıtma sıklığı sürekli bir azalma göstermişse de nüfus yoğunluğu, içe/dışa göçlerin fazlalığı nedeniyle Stratum-I ve Adana¡¦da hala dikkati çekmektedir. Bu çalışmada yıl içi ve yıllar arası sıklık, enfekte vakaların özellikleri gibi değişkenler açısından peri-milenyumda (1995 ile 2004 arası) sıtmanın Adana¡¦daki durumu ve değişimi ile etkili olan faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Materyal ve metot: Bu retrospektif çalışmada Adana Sıtma Savaş Merkezi kayıtları tarandı. Sıtma tanısı, birinci basamakta, deneyimli sıtma çalışanları tarafından, 1995 ve 2004 yılları arasında aktif veya pasif sürveyansla saptanan hastalardan alınan kan örnekleri aracılığı ile konmuş ve bir parazitolog tarafından doğrulanmıştı. Bulgular: Bu dönemde toplam 12.658 sıtma vakası saptanırken, sıtma sıklığının Adana¡¦da %99,5, Stratum-I¡¦de %93,5 ve Türkiye¡¦de %93,5 azaldığı görüldü. Sıtma sıklığındaki değişimler ve aralarındaki etkileşim çevresel, yönetimsel/ekonomik, nüfus hareketleri ve anti-malaryal aktiviteler ışığında analiz edilip tartışıldı. Ateşli hastalarda sıtma pozitifliğinin azaldığı, sıtmanın kırsal karaktere döndüğü, daha ileri yaş gruplarında görüldüğü ve mevsimsel karakterinin değiştiği görüldü. Sonuç: Sıtmanın durumu nüfus hareketleri ve anti-malaryal aktivitelerin etkisi ile değişmişti. Bunda birimler ve sektörler arası işbirliği ile birlikte erken tanı ve tedavinin de etkisi olmuştu.
Hakan Demirhindi Assist. Prof. MD. PhD, Muhsin Akbaba Prof. MD, Zeynel Sütoluk MD, Nureddin Özdener MD
Full Text

PDF
» FUNCTIONAL RESTORATION OF ANKYLOSING SPONDYLITIS PATIENTS USING DOCUMENTATION BASED CARE TREATMENT CONCEPT- PRELIMINARY RESULTS
Amaç: Ankilozan spondilit omurga ve sakroiliyak eklemlerde artrite neden olarak omurganın mobilitesini etkileyen kronik, inflamatuar bir romatolojik hastalıktır. Bu çalışmanın amacı dokümentasyona dayalı tedavi programı (Documentation Based Care Treatment Program-DBC) alan ankilozan spondilitli hastalarda lomber omurganın fleksiyon, ekstansiyon, rotasyon ve lateral fleksiyonu sırasında eklem hareket açıklığını ve izometrik kas gücünü değerlendirmektir. Materyel-Metod: Ankilozan spondilit tanısı ile takipte olan ve DBC ile fonksiyonel restorasyon programına devam eden üç (3) ankilozan spondilit hastası çalışmaya dahil edildi. DBC cihazının ölçüm ve egzersiz üniteleri (DBC International, Vantaa, Finland) kullanılarak lomber omurganın fleksiyon, ekstansiyon, rotasyon ve lateral fleksiyon hareketleri sırasında mobilite ve maksimum izometrik kas gücü ölçümleri gerçekleştirildi. Sonuçlar: Ankilozan spondilit hastalarında fonksiyonel restorasyon tüm planlarda eklem hareket açıklığında artma ile sonuçlandı. Lomber omurganın fleksiyon, ekstansiyon, rotasyon ve lateral fleksiyon hareketleri sırasında kas gücünde artma izlendi. Tartışma: Mevcut çalışma DBC fonksiyonel restorasyon programının ankilozan spondilitli hastalar üzerinde eklem hareket açıklığı ölçümleri ve kas gücü açısından etkin olduğunu göstermektedir.
Meral Kozakçıoğlu Prof. MD
Full Text

PDF
» Endüstriyel Olmayan İşyerlerinde Beyaz Yakalı Çalışanların Sağlık Şikâyetleri ve İşyeri Kapalı Ortam Hava Kalitesi
Amaç: Göz, cilt sorunları, üst solunum yolu sistemi rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, baş ağrısı ve yorgunluk gibi belirtilerle seyreden, çalışanlarda endişe yaratan Hasta Bina Sendromu (HBS), modern ofis ortamlarında yaygın olarak görülen bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmada amacımız, endüstriyel olmayan işyerlerinde kapalı ortam havasındaki çevresel risk faktörleri ile çalışanlardaki etkilerini değerlendirmek ve çözüm önerilerini tartışmaktı. Materyal ve Metod: 2008 yaz ayında İstanbul’da yapılan 269 kişinin yer aldığı bu kesitsel araştırmada, uluslararası standart formlardan hazırlanarak oluşturulan kapalı ortam hava kalite anketi kullanılarak, çalışanların kapalı ortam çevresiyle ilgili tanımladıkları şikâyet ve sağlık sorunları değerlendirildi. Ayrıca çalışma çevresindeki olası risk faktörlerinin de fiziksel ve kimyasal ölçümü yapıldı. Bulgular: En sık tanımlanan çevresel problemler, kuru hava (%31,6), havasızlık (%49,1), toz ve kirlilik (%26,8), ısı sorunları (%45,7), sadece iş yerinde olup, işyerinden uzaklaşınca kaybolan belirtiler ise; baş ağrısı (%30,1), gözle ilgili sorunlar (%24,2) ve sırt ağrısı (%33,1) olarak saptandı. İşyeri havasından kaynaklandığını düşündükleri en azından bir rahatsızlık belirtenler %68,0 gibi yüksek bir orandaydı. Sonuç: Hekimler tanımlanamayan birtakım rahatsızlıkları değerlendirirken kişinin işyeri ortamını göz önüne almalıdır. Bu çalışmada modern ofis ortamlarında çalışanlarda sırt ağrısı, baş ağrısı gibi sağlık sorunlarının sıklıkla görüldüğü, bunda ortam ısısı, yaş, fotokopi kullanımı gibi bir kısım faktörün etkili olabileceği sonucuna varıldı. İşyerlerinde iç hava kalitesinin sürekli izlenip kontrol edilmesi gerekir. Spesifik nedensel ajanlar tanımlanamadığı zaman, olası çevresel kirletici kaynaklarını azaltmaya çalışmak, havalandırmayı iyileştirmek gibi değişiklikler uygulanmalıdır.
Hülya Gül, Günay Can, Eray Yurtsever, Günay Güngör


 Copyright © 2005 by NOBEL ILAC Sanayii ve Ticaret A.S.

:: Contact   

 Designed by Formulasoft